28 Eylül 2012 Cuma

Cezve

İnsanlar kendi hissettiklerinin bir başkası tarafından dile getirilmesine bayılırlar. Kendinde görüp içine attığın bir bokun aynısını başkasında görünce sevinirsin, "aa evet lan" dersin. Zira adı koyulmuş olur o hissin.

Peki ya o hissettiğin şey başka kimsede yoksa? Veya onu dile getirebilecek cesarette bir başkası yoksa? Sen söylediğinde de bön bön yüzüne bakıyorlarsa? O zaman ne olur?

Yalnızlık.

4 yıl oldu bu hafta bak.

Aklıma gelen "bi o anlar" dediğim detayı birine anlatmayalı, içime atmaya başlayalı 4 yıl oldu.

Sabahları neye uyandığımı bilmeyeli, insanların yanında anıra anıra güldükten sonra yalnız kaldığım ilk fırsatta ağlayalı, oturup mal mal yattığım yerden boş bakışlarla tavanı seyretmeye başlayalı 4 yıl oldu.

"Bi o anlar" dediğin şeyi başka birine anlatmaya çalışmak, porselen çaydanlık varken cezvede çay demlemek gibidir oglum. Vermez aynı tadı. Aynı tepkiyi alamazsın.

Ufak çocuklara zeka testi yaparlar ya... Önüne yuvarlak bi boşluk koyarlar, eline de yuvarlak, üçgen, kare parçalar verirler. Üçgen parçayı yuvarlak boşluğa sokamazsın, sığmaz oraya. Kareyi soksan bu sefer içi boş kalır yuvarlağın, o da uymaz.

Elinde yuvarlak parçan yoksa, ya da var da kaybetmişsen, ne olur?

Yalnızlık. Boşluk.

Bir insan nasıl yetiştirilmişse, hayatının geri kalanında da aşağı yukarı öyle devam eder. Lan insanını yemişim, köpeğe bile ufakken mamasını aynı tastan verirsen hep, karnı acıktığında o tasta arar yemeği.

Peki ya ufaklığından beri sana güven veren tek insan artık yoksa, gitmişse, o zaman ne olur?

Yalnızlık. Boşluk. Güvensizlik.

Görüyorsun di mi, yalnızlık öyle alçak bir his ki kendisi hiç yalnız kalmıyor. Sürekli yanına yeni arkadaşlar ekliyor, ama kendinden de hiçbir şey kaybetmiyor.

Ben hiç içemedim onla, vaktimiz olmadı. Zaten içmek de yasaktı ona. Belki bu yüzden artık yalnız içmek daha çok hoşuma gidiyor. Stockholm sendromu mu diyolardı bu olaya her ne boksa işte.

4 yıl oldu.

Ben hala silemedim numarasını.

Hala kayıtlı telefonumda.

Geçen gün aradım, zıplayarak Güneş'e ulaşma şansın neyse bunda da şansımın o kadar olduğunu bile bile aradım. Bi karı çıktı telefona, aradığınız numara kullanılmamaktadır dedi. Bok yesin o, kullanılmamaktaymış.

Allah kimseye kaldıramadığından fazla yük vermez ya, savunma mekanizmaları da bu yüzden var galiba. Mesela kabullenememe. Eğer kabul edebilmiş olsaydım öldüğünü, hangi hale gelirdim bilmiyorum. Bu yüzden kabullenemiyorum, kaldıramazdım ki.

4 yıl oldu.

Ölemiyorum.

Burnumdan  fışkırıyor yalnızlığım. Her şey bi anlamsız geliyor, ama ölemiyorum. Sevişirken bile sıkılır mı lan bir insan?

Hiçbir şey mi seni yarın sabah erken kalkmak için motive edemez? Köpek yarışlarında önde yapma bi tavşan koştururlar ya, köpekler gaza gelip koşsun diye. Ulan hiçbi şey mi tavşan etkisi yapmaz üzerinde?

Yapmaz oglum, yapmaz.

Sahip olup da kaybetmenin yanında, hiç sahip olamamak bir bok değildir inan bana. Birinde sadece başkalarında gördüğün için imrenirsin sahip olamayışına, fakat başkalarının senin için zerre kadar önemi kalmadıysa, birinde gördüğün son model arabayı kıskanmak gibi sikimsonik kompleksleri artık kıralı yıllar olduysa, kendi sahip olup da kaybettiklerine yanarsın.

Porselen çaydanlığı özlersin.

Cezvenin de anasını satayım dersin.

Hadi şerefe baba.

24 Temmuz 2012 Salı

Öküz


Ufakken bizim mahallede bi Ali vardı, karşı balkonumuzda otururdu, hiç takmazdım ben bu Ali'yi. Balkona çıkarken karşılaşırdım bazen, karpuz yiyip Ali'yi seyrederdim. Garip çocuktu çünkü Ali, köpek dişleri de bi acayipti, o dişlere neden köpek dişi denildiğini Ali'yi seyredince çok rahat anlayabiliyordum. Hatta Ali'dekilerin adı köpek dişi de olamazdı, itoğlu it dişi falandı onunkiler. En sevdiğim arkadaşım da yan balkonumuzda oturan Güven'di. Güven'in bilgisayarı da vardı, sahip olduğu en teknolojik alet 7up'ın gazoz kapağı olan bir çocuk için bilgisayarı olan arkadaş ne demektir bilemezsiniz. 7up'ın gazoz kapağını da küçümseme, böyle yeşilli falan bir rengi vardı, soluk Sarıkız soda şişesi kapağının yanında bambaşka bir icat gibiydi. Neyse, bazen beni eve çağırsın diye gözünün içine bakardım Güven'in. İlk Fifa 96'mı Güvenlerde oynamıştım, ne sevinmiştim amk. Derken Güvenler bir gün memlekete gittiler, koca yaz mahallede arkadaşım kalmamıştı, ben de mecbur Ali'ye kaldım. Bütün yaz Ali'yle dolaştım, akşamları balkonda deterjanlı su ve pipetle baloncuk yaptık karşılıklı. O yaz, Ali'nin annesinin bakışları bile değişmişti bana karşı. O soğuk Aliye Rona gitmiş, onun yerine sımsıcak bir Adile Naşit gelmişti adeta. Zira önceden pek sevmezdi beni Ali'nin annesi, başı da kapalıydı. Ali'yle oynamamı istemezdi pek. Günler, haftalar geçti. Güvenler memleketten döndü ve ben yine Ali'nin yüzüne bakmaz oldum. Zira Güven'in yanında Ali'nin bana hissettirebileceği ve vadedeceği hiçbir şeyi yoktu. Maldı da biraz Ali, salak salak espriler yapardı. Tamam çocuğuz da, "ben ninja kaplumbağayım" deyip abuk subuk hareketler yapmak nedir mınagoyim? O kadar salaktı ki, bazen yaptığı hareketler yüzünden ben utanırdım. Başkaları adına utanmak da çok boktan bir duygudur ayrıca, neyse işte. Güvenler dönünce, ilk günlerde Ali ufak çaplı bir şok geçirdi benim ona olan ilgisizliğim karşısında, ilk birkaç gün yeniden eski günlere dönebiliriz umuduyla türlü atılımlarda bulundu. Ama olmadı, artık Güven vardı ve kim takardı Ali'yi? Sanırım birkaç gün sonra muhtelif zamanlarda bizi pencereden gözetleyen annesi durumun iyi bir analizini yapıp Ali'ye gerçekleri anlattı ve "bak arkadaşı gelince yüzüne bakmaz oldu, konuşma artık onunla" minvalinde uyarılarda bulundu. O günlerden sonra Ali'yle ne zaman karşılaşsam, suratında o siktiri yemiş ve hayal kırıklığı yaşamış mazlum insan profilini gördüm. Evet acımasızdım belki de, ama sen de çok çocuktun be Ali. Fakat her şeye rağmen Ali'nin bana öğrettiği bir şey olmuştu, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denilirmiş.

Sonra biraz büyüdüm, ilkokula başladım. 3. sınıfta farkettim ki sınıftaki kızların yarısı bana aşıkmış. Zira ilkokulda bir çocuğun beğenilme oranı, derslerdeki başarısıyla doğru orantılıdır, kızların gözündeki güç sembolü, o çağlarda okuldaki derslerdir. İlk kız arkadaşım da o sene olmuştu, kız arkadaş dediysem, yaptığın maksimum şey tenefüslerde baş başa konuşmaktı. Denyoluk yani. Fakat ben de nasıl kendime has bir denyoysam, her gün evden okula giderken bakkaldan kız arkadaşıma hediye alırdım. Polo şeker olsun, Tombi cips olsun, Eti Puf olsun, envai çeşit bakkal ürünlerinden birini alırdım harçlığımın yettiği kadarıyla. Şimdi hatırlayınca bile utanıyorum lan, ne bileyim değer verdiğimi ve sevdiğimi göstermek istiyordum sanırım. Bir süre sonra o okuldan ayrıldım, biraz fazla okul ve sınıf değiştirdim ben zaten niyeyse. Fakat bir şey söyleyeyim mi, ilk sevdiceğim de bana bir şey öğretmişti, görmemişin oğlu olunca çükünü koparırmış.

Hala ufaktım ama eskisine göre biraz daha büyüdüm. Yıllar geçti. Neşeli Günler tadındaki Münir Özkul filmlerinden birinde piç bir Oktay vardı, hangi film olduğunu hatırlamıyorum ama ben Oktay'ı hatırlatayım. Hani Münir Özkul'un çocuklarından birine arabayla çarpıyordu, sonra tekini de öldürüyordu ve zengin olduğu robdöşambır giymesinden anlaşılan babasının yanına sığınıyordu. Babası da ona "hiçbir şey olmaz aslan oğlum benim, yurtdışına kaçırırım seni." diye sahip çıkıyordu, hatırladın di mi? He işte, bunu niye mi anlattım, babam de gözümde zor durumda sığınılacak tek kapıydı ozamanlar. Zengin değildi belki, ara sıra bana iskender söylediğinde kendine de bir su söylerdi ama şahane adamdı. Başım sıkışınca kuyruğumu kıstırıp yanına gidebildiğim ve bana "hiçbir şey olmaz aslan oğlum benim" diyebilen tek adamdı. Sonra bir gün öldü o. O gün eve gelen herkes ağladı, ertesi gün de beni gören herkes ağladı, cenazesinde de herkes ağladı. Sonra ne oldu biliyor musunuz? O ağlayan herkes unuttu, fakat ben unutamadım. O gün ağlayan herkesin acısı zamanla geçti, fakat ben zamanla daha da kötü oldum. O gün ağlayan herkes zamanla daha az anar oldu ismini muhabbetlerde, ama ben daha da fazla anar oldum. Bu da bir şey öğretti bana, ateş düştüğü yeri yakarmış.

Sonra biraz daha büyüdüm, hatta bu sefer kimseyi küçük olduğuma inandıramayacak kadar büyüdüm. Bir anda, pat diye koptum herkesten. Sık sık görüştüğüm insanlardan soğudum, sık görüştüğüm insanlardan soğudum, görüştüğüm insanlardan soğudum ve en sonunda insanlardan soğudum. Hiçbir şey gözümde yaşanmaya değer durmamaya başladı. 75 kilodan 60lara düşer oldum.  Sakallarımı tıraş etmeye üşenir oldum. Ayağıma giydiğim çorapların aynı çift olmadığını 1 gün sonra farkeder oldum. Telefonum çalınca utanmadan çat diye no'ya basabilir oldum. İçime öyle bir öküz oturuyor ki, gazoz kapaklarından Fifa 96'ya terfi etmiş çocuk gibi yeni yerinden hiç kalkmak istemiyor.

Sanırım bu hayatta her şeyi önceden yaşayan birileri olmuş, olmuş ki farkında olabilmişler. Her duyguyu tecrübe eden birileri olmuş, olmuş ki adını koyabilmişler. Atasözü demişler adına da.

Öyleyse söyleyin şimdi bana, zararın neresinden dönsen kâr mıdır, yoksa inceldiği yerden kopsun mudur?

Dayatma



İş kazası bir ip cambazı için ölüm demektir, bankada çalışan gudubet suratlı Neriman Hanım için evrakların üzerine çay dökülmesidir.

Kar yağması bir çocuk için okulların tatil olmasıdır, bir yetişkin için trafiğin içine sıçılmasıdır.

"Başın sağolsun" lafı söyleyen için bir görevini yapma, bir vicdanını rahatlatmadır. Duyan için dünyanın en ağır lafıdır.

Cahile laf geçirememek, Galilei için engizisyon mahkemesine dünyanın döndüğünü anlatmaktır. Bir çocuk için Atari'nin televizyonu bozmadığını babaanneye anlatmaktır.

Kuran, inanmayan için saçmalık, öylesine inanan için evin bir köşesinde durması gereken Arapça kitap, gönülden inanan için lütuftur.

Terörist, bir Amerikalı için Müslüman, bir Türk için PKK'lı, bir Filistinli için İsrail devletidir.

Plüton, 5 sene önce lise giriş sınavlarına hazırlanan bir çocuk için gezegendir, bugün hazırlanan çocuk için değildir.

Savaş, aşırı zenginler için fırsat, generaller için onur, masumlar için ölümdür.

Korsan, yazarlar için hırsızlık, tezgâhtarlar için ekmek kapısıdır.

Huzur, bencil için sürekli cebini doldurup kendini garantiye almaktır. Kalender için tanımadığı üstü başı dağınık bir adama yemek ısmarladıktan sonra cebinde kalan son parayla dolmuşa binmektir.

Mütevazilik, kibirli insan için "mütevaziyim" demektir. Mütevazi adam için "ben de kibir sahibiyim" demektir.

Veli toplantısı, notları iyi olan öğrenci için pek bir şey ifade etmez, notları kötü olan öğrenci için kara kara düşünme zamanıdır.

Bayramlar ailesi olanlar için güzeldir, ailesi olmayan adam için sıradan bir gündür.

Tsunami bir Haitili için korkudur, Yozgatlı için "o ne amağa goyum"dur.

Kurnazlık, bir çocuk için bakkala çaktırmadan içinde taso var mı diye cipsleri kurcalamaktır. Bir bakkal için "kaşarım kötü abi, beyaz peynir keseyim sana" deyip elinde kalan beyaz peyniri kakalamaktır.

Vatanseverlik cahil için ölmektir, kafayı kullanan adam için hayattayken bir şeyler yapabilmektir.

İnternet, ufku dar adam için Facebook'ta okey oynamaktır, ufku geniş insan için bütün dünyaya ulaşabilmektir.

Akıllı çocuk, cahil anneye göre yerinde mal mal oturan çocuktur. Elinde kamerayla "komik bi şey yapsa da internet'e koysam" diye düşünüp bütün gün evladını çeken hödük anne için şımarık çocuktur.

Saygı, cahil müslüman için başka insanların içkisine sigarasına laf atmaktır, akıl sahibi müslüman için müzik dinlerken "ezan mı okunuyor" tereddüttüne düştüğü an müziğin sesini bir an kısıp dışarıyı dinlemektir.

Eğitim toplumun gözünde kolejdir, üniversitedir, diplomadır. Toplumun yanıldığını farkedenler için her türlü yeni bilgi ve fikirdir.

İnsan içgüdüyle doğuştan gelen çok az şey haricinde kendi gözlemleyip yaşadıklarıyla öğreniyor dünyayı. Her insan farklı hayatlar yaşıyor, farklı olaylar gözlemliyor, farklı kişilerle ilişki kuruyor, ve ne gariptir ki her şeyi bu kadar "görelilik" üzerine olan insanın doğruları, doğru kabul ediliyor. Halbuki Plüton 5 sene önce de aynı Plüton'du, şu an da aynı Plüton. Plüton kendini bozmadı, Plüton değişmedi, o her zamanki gibi öyle dolanıp durdu yörüngesinde, değişen sadece insanın doğruları oldu. Bir şeyin "doğru" olması, insanların veya toplumun onu doğru bellemesiyle alakalı değildir. Fakat yine de doğası gereği kusurlu olmaya mahkum insanın doğruları doğru kabul ediliyor bu hayatta. İdamlar, karalamalar, eğitim, adalet hep bu insanın doğrularına göre şekillendiriliyor bu dünyada. Medya, insanların sevmeleri gereken kişileri nefret ettirebiliyor, nefret etmeleri gereken kişileri sevdirebiliyor. Korkmaları gereken şeye alıştırabiliyor, alışmaları gereken şeyden korkutabiliyor. Zira insanlardan oluşan bir dünyanın doğrularını belirlemenin yolu, bu insanlara doğumlarından itibaren bir şeyleri "doğru" diye dayatmaktan geçiyor. İnsan onu doğru kabul ederse, o şey doğru oluyor.

Öyleyse bir soru soracağım.

Ya insanlar yanılıyorsa?

Yalnızlık


Bayramda akraba ziyareti, bir çocuk için pek de zevkli bir aktivite değildir.

Fakat o ilk bayram koyar.

Normalde görmen gereken insanları görmenin gerekmediği, sadece telefonundaki herkese toplu bir şekilde gönderilmiş olduğu sonundaki ad soyaddan belli olan iğrenç bayram mesajları dışında, bayram olduğunu anlamadığın o ilk bayram günü koyar. Akraba ziyareti denilen şey yine sıkıcıdır ama sanki bir zorunluluk olmaktan çıkmıştır artık o senin için, eh sen de yapmazsın artık.

Biryerden sonra tercih meselesi olur bu.

Evde geçirilen yılbaşına dönüşür, cuma gecesi çıkmak falan çoktan silinmiştir hayatından. O günün doğumgünün olduğunu sana bir başkası hatırlatır, öyle bir adama dönüşürsün.

Önceden gittiğin mekânların önünden tiksintiyle geçersin. Bir şeyler yaşadığın bir insanla takıldığın biryerse orası, o biraz sızlatır içini sadece, o da özlediğinden değil, anıların güzelliğindendir.

Önceden en sevdiğin yemek olan yemeği yerken aklından "bitse de sigaramı yaksam" geçer.

Susarsın, mutfaktan su almak için çişinin gelmesini beklersin, ikisini de aynı anda aradan çıkarayım diye.

Telefon çalar, açmazsın.

Kapı çalar, onu da açmazsın, yatakta mayışmışsındır. Sonra apartman seslerini dinlersin, "hay amk asansörle yukarı çıkıyolar,  açacaz bu sefer kapıyı" diye iç geçirirsin. Sonra başkasının zilinin çalındığı duyunca sevinirsin "iyi lan bana değilmiş" diye.

Bazen konuşasın gelir, 40 yıldır konuşmadığın veya hiç tanımadığın birine anlatırsın belki "o tepki"yi alırsın diye, alamazsın. Cezve nedir bilir misin sen?

Sigara almaya inmek de zor gelir, sırf motorcu çocuk gelirken sigara alsın diye yemek sipariş edersin.

Odanın ampulü mü patladı? S. et balkonun ışığıyla idare edersin, o da patlayınca ikisini birden değiştirirsin artık.

Bazen bir şans verirsin, zorlarsın. Ama yok be oğlum, baksana adam "proje, aktivite, kariyer" diye konuşuyor. Bitmiş o, Saylon galaksisinden biri o senin için, zorlama. Senin o bahar sıcağında çift katlayıp taktığın atkına sıçayım, hıyar herif.

Kahve veya bira içilen, salata yenilen mekânlar senin için artık cehennemdir, katlanamazsın. Bak şu kafasındaki mor şapkası ve elindeki IPad'iyle etrafa poz veren Ayşe'ye sen, sanki 2 saat önce evde kukusunu karıştırmıyormuş da İngiliz Kraliyet Ailesi'nden Sophie'ymiş gibi nasıl da rol kesiyor.

Suçlama ama onu, hakkın yok. Sen de rol yaptın öyle yıllarca. Şu an 35 yıllık mapusundan yeni çıkmış ve 1 saatliğine gözaltına alınmayı bile kaldıramayan Eşkiya Şener Şen'sin sen, o daha bitirim Uğur Yücel, yolu var onun.

Facebook mu? O eğlendiğini ve süper biri olduğunu belirtme çabasındaki iğrenç tiyatrocuları görmemek için çoktan kapatmışsındır.

Seni görmek isteyenler bile evine gelir anca. Bir kız arkadaşın, muhabbet kuşunu bu kadar içten sevişini görünce kıskanır, hayıflanır. Eh, en masum kadın odur hayatındaki. Kadın da değil lan, tek başına kafeste kızcağız yazık. Bi ara koca almak lazım buna. Dışarda öten kuşlara vik vik diye cevap vermeye çalıştığını görünce de salasın gelir, fakat salsan 2 saate öleceğini bilirsin. Onu da yapamazsın.

Eğilip ayakkabı bağcıklarını bağlamak bile zor gelir, ayakkabı çekeceğiyle zorla giyersin o sımsıkı bağlı ayakkabıyı.

Bir gün yolda bir simitçi düşer bayılır önünde, nöbet geçiriyordur. Ağızdan köpükler, kaskatı kasılmalar, etrafa dağılan simitler falan. Rol yapmıyordur, zira aşinasındır "nöbet" denilen olaya ve aynısıdır o gördüğün. Zaten o kadar iyi rol yapıyorsa, yarın öbür gün Zeki Demirkubuz keşfeder o adamı anasını satayım. Neyse, kendine gelir o adam yavaştan. Herkes bağıra çağıra "soğan getirin, kolonya getirin" diye sikindirik tavsiyeler verirken sen bir şeyler söylemeye çalışan simitçiyi dinlemek için eğilirsin, "ilacım" der. "Nerede" diye sorarsın, hani cebindeyse vereyim ağzına diye, kısık sesle "bitti" der. Ayağa kaldırırsın, biryere oturtursun, "ne kadar senin ilaç" diye sorarsın, o da yine kısık sesle ve utançla "80 lira" der. Senin cebinde de 2 tane kağıt para vardır, tekini sıkıştırırsın cebine ve birkaç dakika daha beklersin orada, acaba demin Akut ilkyardım ekibi kesilen "soğan, kolonya, zart zurt" diye gürleyen tayfa bir şey yapacak mı diye. 2 lira bile vermezler. Sen o sırada öbür parayı da mı versem diye kendini yersin, ama yol parandır o da senin. Sen yol paranı veremeyişine cesaret edemediğinden kendini yiye yiye oradan uzaklaşırsın, arada da dönüp arkana bakarsın başkaları da 2-3 kuruş sıkıştıracak mı adamın cebine diye. Yapmazlar.

Kıyamazlar.

Dolmuşta bile yalnız kalmak için en öne oturursun boşsa, ama dua et şöförün muhabbeti leş olmasın. Gidene kadar onun "bak ibneye bak sinyal vermedi, abi bu hayatta her şeyi görürsen delirirsin" isyanlarına zoraki tebessüm et sonra.

Eve girersin, buz gibidir, bomboştur. Açık unuttuğun ışıkları söndürürsün önce, genelde en az iki tanedir.

Sabah olur, erken uyandıysan ve uykun da hiç kalmamışsa, yine de zorla uyutmaya çalışırsın kendini. O lanet olası rüyalarını saymazsan bi tek uykudayken rahattır kafan. O rüyaların da anasını satayım zaten, eskiden yüksek biryerden düşünce ya uyanırdın ya da rüyan biterdi. Bu sefer gövdesinden kopan kafalar, kanlar, dağılan bağırsaklar görürsün. Gel de devam et güne.

Leş gibisindir, duşa girmemek için dünyanın en gereksiz işleriyle oyalanırsın.

Telefona rastgele bir numara yazarsın, sonu tek sayıyla biterse duşa gireceksindir, çift sayıyla biterse bi 10 dakika erteleme hakkın olacaktır. Tek gelir amına koyim, ama bu sayılmaz, çift gelene kadar bi daha denersin.

Öğlen 5'te haftalardır değiştirmediğin telefon alarmı çalar, artık neye yetişip uyanmak için öğlen 5'e kurduysan alarmı? İnsan dediğinin alarmı sabah 8'e kurulu olur.

Fakat neyi öğrendim biliyor musun ? Öyle yılmayacaksın, doğru söyleyeni 9 köyden kovarlar vik vik diye hayıflanmayacaksın bu hayatta, gidip 10.sunu sen kuracaksın.

Onu da şuradan öğrendim.

Bu hayatta her şeyi tek başıma yaptım ben, resim ödevlerim hariç, küçükken bir tek onu babama yaptırırdım angarya geliyor diye. Boktan bir lisede okumuş olduğum için ders saati dolsun diye son seneye bile resim dersi koymuşlardı. Normalde babam yapardı ya resim ödevlerimi, beni resim çizerken görünce "bak ya nelerle uğraştırıyorlar çocukları" dedi, hani sınava hazırlanmam gerekiyor ya, onu demek istiyor. "Çekil çekil" dedi, aldı kalemi sağ eline, ama sağ kolu tutmuyordu. Tümör sol tarafta olunca vücudun sağ tarafı çalışmaz. Sağ eline yerleştirdi kalemi, sol eliyle sağ kolunu tutup hareket ettirerek çizmeye çalıştı. Baktı öyle olmuyo, sol elle çizmeye çalıştı. Çizdi de. İlkokuldayken kendim yapardım resimlerimi, fena da çizmezdim hani, öğretmen resmimi panoya asınca sevinirdim. Eh tabi o zaman lisedesin, "hoca resmimi seçti ehoeho" diye bir durum yok, olsa da nedir yani, ama o gün çaktırmadan herkesin resmiyle kıyasladım babamın resmini. En kralı onunkiydi. Eski karikatüristti lan, boru mu?

O resmi çizdi, hiçbir şeye aldırış etmeden, şikâyetçi olmadan, zorlana zorlana çizdi. Zira o, onun yapması gerekeniydi onun için, normalde o yapardı, yine yapmalıydı.

Bu hayat bir mücadele ve sabır yeri.

Fakat o mücadelen başkalarıyla olmasın, onların değer yargıları da, amaçları da, hayalleri de bambaşka.

Gelecekte 3-5 sene adam yerine konulabilme ihtimali uğruna bütün bir ömür göt yalamayı, eyvallah çekmeyi kabul etmiş onlar.

Ve mazeretleri de "ne yapacaksın, neyi değiştirebilirsin" gibi saçmalıklardır onların. "Ne yapsak, nereye gitsek" diye mal mal dolanan ve birisinden bir teklif gelmeseni bekleyen kararsız arkadaş grubu gibidirler onlar.

Dünyayı değiştirmeyeceksin, değiştirebildiğini değiştireceksin.


Burada yazmış olduğum her bir satır, her bir cümle, her bir kelime; sahip olup da kaybetmenin ne demek olduğunu bilenlere, sahip olamadığından bok atmak yerine sahip olabileceği halde reddedebilme büyüklüğünü gösterebilenlere, yalnızlara, sesi çıkmayanlara ve O'ndan sabır dileyenlere adanmıştır.

Hem de her bir kelimesi.

Selametle.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Narkoz


Narkozsuz ameliyat nedir bilir misin sen?

Ben biliyorum. Her gün geçiriyorum.

Her sabah o yatakta uyandığımda narkozsuz operasyon geçiriyorum. Bıçaklar, neşterler, göğsümden içeri giriyor ve ben hepsini izliyorum. Sadece canımın yanması hissini değil, buna şahit olup karşı koyamama çaresizliğini ve gurursuzluğunu da hissediyorum. Hem de her sabah, her gün, canlı canlı.

Bir insana "yere sakız atma" dersen o herif 2-3 gün sonra yine ağzındaki sakızı yere atar. Fakat o sakızı bir güvercin yavrusunun yemeye çalışacağını ve eğer kursağına götürürse o güvercinin boğularak öleceğini söylersen o adama, bir daha dövsen yere sakız atamaz.

Ben size şu an sadece "yere sakız atma" demekle yetinebiliyorum. Sebebini anlatamıyorum, zira kendim de anlayabilmiş değilim. Tek bildiğim şey o acı. Tek hissettiğim şey de o acı. Ve buna ek olarak bildiğim tek şey bu dünyanın bir sabır yeri olduğu.

Söz konusu bir başkası olunca Sigmund Freud kesilen dallamalara "ben Allah korkusu yüzünden kendimi öldüremiyorum" diyecek olursan, onların sana koyacağı teşhis "ölmek istemediğinden beyninde bir Tanrı yaratıyorsun" olur. Sana bu teşhisi koyanlardan isteyeceğin tek şey şu olsun, eğer sahiden hayata karışıp gören biri olmak yerine oturduğu yerden ahkâm kesen bir dangalak olmayı seçmediyse, sana dürüstçe cevap verebilir bir ihtimal: Sağ eline kör bir testere al, o testereyle sol kolunu tamamen doğra, sonra o testereyi bir arkadaşına ver, o da sağ kolunu koparırcasına kessin. Daha sonra rica et, o kesik yerlerin üzerine birer paket Billur tuz döksünler, iyotsuz olsun ama, tercih sebebi amına koyayım. Ve o haldeyken kafasına bir silah dayayıp "şimdi ölmek mi istiyorsun, bu şekilde yaşamak mı?" diye sorsunlar. Eğer bu soruya o anda "yaşamak istiyorum" diye cevap verebilirse, işte o zaman onu adam yerine koyar da lafını dinleme zahmetine girerim. Eğer değilse, s. et onu gitsin.

Ve adın kadar emin ol, etrafındaki hiçbir kimse o halde yaşayamaz.

Zira etrafındaki herkes o acıyı yaşamadan sana teşhis koymak için bilenen Freud'çuklardan ibaret.

Allah bile cehennemindekiler için "onlar ölmeyi isteyecekler fakat ölmeyecekler" diyor. Allah bu olum, realistlikte son nokta.

İşte ben bunu göze alamadığımdan ölemiyorum. Bir de bana sayısız lütuf vermiş, yer yer torpil geçmiş bir Allah'a saygısızlık yapmak istemediğimden...

Neyse, beni geç hadi. Peki bu lanet insanlar nasıl katlanabiliyorlar buna?

Nasıl her gün rol yapıyorlar, nasıl her karşılarına çıkan yeni bir insan için "ben bununla nasıl yatarım / bundan nasıl faydalanırım?" sorusunu kendine sorup ondan sonra muhabbete başlayabildikleri halde dünyanın en masum insanıymış gibi hayatlarına devam edebiliyorlar?

Nasıl kaldırabiliyorlar bunu?

Nasıl yedirebiliyorlar kendilerine?

Ya ağır bir narkoz halindeler, hem de çok ağır, ve bu tatlı geliyor.

Ya da sabredebiliyorlar. Bütün bunları görüp ve butun bunları yaşayarak kendi başına hayata devam etmeyi isteyecek bir "irade" yok bu yeryüzünde. Bu yalnızca ama yalnızca Allah'ın dilemesi.

Bu yazı kendini bir süre sonra imha edecek, o da toplu intihara sebebiyet vermek istemediğimden ötürü, başka bir şey değil. Hadi eyvallah.

22 Temmuz 2012 Pazar

Limon Ve Zeytin

Biz Kimiz ?

ZEYTİN:

Doğumumu annem ve babama borçluyum herkes gibi. 8-9 yaşıma kadar hayatımda pek bişi hatırlamıyorum. 6 yaşında 1. Sınıfa başladım sınıf öğretmenimiz erkekti kız olsa bişiler hatırlayabilirim belki ama yok valla.
İlkokulda herkes gibi ben ağlamadım. Gayet ciddi ve ağır başlı biriydim. Sonrasında gelişen olaylar 3. sınıftan sonra beni hiper aktif olma yoluna doğru götürdü. 4. sınıftan orta sona kadar nerdeyse haftanın 2 veya 3 gününü müdürün odasında geçirirdim. Bi ara okuldan atılmaya kadar gelmişti iş çok yaramazdım. Benimde sizin gibi okul hayatım yaramazlık kızlara takılma gibi aktivitelerle geçti. Lise hayatım çok karışık bu müdürle olan ilişkimi orda da devam ettirdim genelde kavga karı kız yüzünden ya da hocalarla atışmadan. Çok asiydim her şeyi ben bilirdim. Lisede bilgisayar üzerine okudum. Bölüm hocalarımızdan Aziz hocayı herkesten çok severdim benim için bi o bide diğer hocalar vardı.
Neyse okulda belalı öğrenci garip tip olarak bilinen biriydim. Çokta haylazdım. Sınıfta herkes konuşurken Uğur sen konuşma sessiz dur biz seni geçircez derlerdi bende tabi ki sessiz kalırmıyım hayır hiç bi hocayla aram iyi değildi. Bi öğretmeni arkadaşlarının arasında bozmak kadar zevkli bişey olamaz. Sadece İngilizce derslerinde sessiz dururdum Banu hocanın dersiydi İngilizceyi severdim. şimdilerde  öğrendim...  Lise 3’ten sonra kendimi farklı hissetmeye başladım. Ben farklıydım arkadaşlarım ismail yk dinlerdi ben metallica – lq bla bla. Beni perişan ederdi bunlar ama yine dinlerdim. Arkadaşlarım recep ivedik izlerdi ben cem yılmaz – bir tat bir doku ben farklıydım her şeye gülmezdim. Normal konuşurdum millet konuşmama gülerdi ne yaptığımı bende bilmiyodum ama herkes bana gülüodu bende eve gidip anne bana gülüyolar diye ağlamıyordum tabi ki. Hayır çokta küçük uğur can mk beni ırgalamaz.
Lisede sarışın bi sevgilim oldu iyi ki de oldu. Ben aşkı elle tutulur bişey sanıyordum kiii evet evet aklınızdaki gibi sanıyordum ki bu günlerde öle elle tutulur bişey. Hoppa fantaziye bağladım. Bunları özet geçiyorum.. ilk bilgisayarla 2002de tanıştım. Eski okulumda Windows 98 bi makine vardı onda sürekli bilardo blackgammon oynardım amk hey gidi günler hey şimdi call of duty black ops oynuyoruz. Bilgisayar oyunlarıyla aram çok iyidir ama şu sıra bilgisayarı sadece internet amaçlı kullananlardanım İlkokulda tabi sadece oyun için kullanmıştım. Hayatımın her günü neredeyse tempolu geçiyo her gün bir olay ve bi olay daha. O karmaşadan ara sıra uzaklaşır gezer tozar ya da klasik balık tutma gibi faaliyetlerle geçer. Üniversitede basketbol ve yüzme ile ilgileniyorum ama denizi sevmem asla yüzmek için girmem. Güneşli havaları da sevmem daha çok gece gezer tozarım ihtiyacım olmadıkça gündüz dışarı çıkmam. İnsanlara alışamadım belki de, onlarla yakınlık kurmayı ya da her gün aynı selamlaşmayı yapmak istemiyorum. Karamsar biriyim ama arkadaşlarıma karşıda aksine çok eğlenceli (bunu bilerek yapmıyorum). Tanımak istediğim biriyle çabuk kaynaşırım çok kolayda insan silerim biriyle aram bozuksa hatalı olmadığım sürece asla barışma yanlısı olmam (zaten o duruma düşürmem kendimi). Kimine göre nefret edilecek kimine göre de sevilecek biriymişim böyle derler. Genelde ben birinci şıkkı daha uygun buluyorum iyi olmak için çok çabalamam lazım ben iyi değilim ve en önemlisi benim hayatımın anlamı  neyse sonra yine devam ederim……………


ENG: ///
my favourite hobby is definitely to spend time on my computer  because it is one of  the places i feel free and happy. Computer is not only a tool for me, it is more like  a good friend in my desperate days. When i sat down for it feeling blue, i forget about all my problem seven though temporarily. Maybe it is a bad habit like drugs for example but despite of the fact i can’t leave it. İt shared all my troubles. İt runs and shuts down when i want. Whatever iwant. Besides it keeps its mount shut. Sometimes it breaks down of course like anything in the universe.

let me tell you what i do on computer. Usually we follow entries from incisözlük and seldomly we write. And we also have play a game called as “transformice”  with my friend. Average age of the players is low generally but we set up our own room and spend good time. What i am trying to say is: computer is good, it’s nice
END

LİMON:

Merhaba Dünyalı BİZ Dostuz


Gel şöyle az muhabbet edelim.

En çok pazar sabahları hissediyorum lan bazı şeyleri. Kaçtığım şeylerle en çok pazar sabahları yüzleşiyorum.

İyi hatırlıyorum 4-5 yaşındaydım, zaten çocukluğumu dün ne yediğimden daha net hatırlıyorum lan, unutmak istemediğimden olsa gerek. Neyse, bi sabah uyandım, baktım annem sadece bir kişilik kahvaltı hazırlamış, o da bana. "Siz neden yemiyosunuz anne?" diye sordum, "bugün ramazan" dedi. Haa dedim, demek ramazan olunca öyle oluyomuş, ama bi yandan da garipsedim tabi, normalde hep beraber kahvaltı etmemiz gerekiyordu.

O aynı garip duyguyu yıllar sonra tekrar hissetmek, hem de sürekli olarak hissetmek boktan. Çocuk aklıyla sorulan "ne zaman bitecek ya bu ramazan" sorusunu, yıllar sonra yine sormak zorunda olmak boktan. Ve daha da boktanı, o pazar sabahının ramazan da olmaması. Gelip geçici bir dönem de değil yani. Yine beraber kahvaltı edememek, güneş dışarda pis pis sırıtırken yalnız olmak, hatta o sabahın pazar günü olduğunu telefonun takviminden öğrenmek, bunlar boktan şeyler.

Yalnız olmak, etrafında kaç kişi olduğundan bağımsız bir durum. Elini sobaya vurduğun an, yanında kaç kişi olursa olsun, bi tek senin canın yanar. O acıyı bi tek sen hissedersin. Ama bi yandan senin hissettiğin acıya senin kadar üzülen, hissedemese de içi yanan insanların olduğunu bilmek güzeldir.

Kimdir o senin hissettiğin acıdan senin kadar canı yanan, seni sen kadar, hatta senden daha çok düşünen insan? Kimdir biliyo musun, kimse aşk meşk masalları okumasın bana, annen ve babandır o insan, bi de belki kardeşlerin.

Ailenin olmaması, veya ailenin olmadığını hissetmek boktandır dostum.

Bak sana dünyanın en masum yalanını anlatayım. 7-8 yaşlarındaydım, mahallede yaşça bizden biraz büyük bi piç Bulvar gazetesi almıştı. Biz de merak ediyoruz tabi, ilk defa meme görmüşüz hayatımızda. Neyse baktık ettik, sonra bu "lan ben eve gidecem ama bunu götüremem, al sende kalsın" dedi, verdi elime gazeteyi. Ben de eve gittim, gerizekalı gibi salonun orta yerinde halıya serdim Bulvar'ı, bakıyorum öyle. Tabi annem girdi içeri gördü, "napıyosun sen onla" diye sordu. "Bulmacasını çözüyorum anne" dedim. Bak öyle bir söyledim ki bunu, annemden geçtim, kendim bile inandım lan. "Kalem var mı ya" diye kalem aradım evin içinde.

Ama annem yemedi tabi ehehe. Annemin suratında böyle bir "yemedim ama yemiş gözüküyorum" ifadesi vardı.

İşte insanlara anlatınca bazı şeyleri, bunu inandırıcı bulmuyorlar. "Anlamadım ama anlamış gözüküyorum" ifadesine giriyorlar. Yok onları da suçlamıyorum, yaşayanın bilebileceği şeylerdir çünkü bunlar.

Fakat işin boktan tarafı, elini yanan sobaya vurursan eğer, avazın çıktığı kadar bağırma hakkına sahipsindir. Zira insanlar görür onu, anne baban olmasalar bile, hissettiğin o acıyı anlarlar. Gözle görülür, tenle hissedilir bir şeydir çünkü o.

Ben yine bağırıyorum, yine küfürler ediyorum, fakat insanlar bu sefer bir anlam veremiyor. Somut sebepler arıyorlar senin o haline.

Ama anlatamıyorsun.

Anlamazlar ki. Çok ulvi, çok sıradışı bir duygu olmasına gerek de yok, sadece yaşayanın bilebileceği bir şeydir o. Ve bu sebeple sana asla inanmazlar, sadece inanmış rolü yaparlar. Belki 1-2 sefer inanırlar, fakat ısrarla devam edersen acı çekmeye, bu sefer inanmamaya başlarlar, bıkarlar.

"Kalem var mı ya" diye yalan bir soru sorup, bu soruya kendini inandırmak masumdur. Fakat ağlarken yakaladığın annene "noldu anne?" diye sorduğunda, "televizyondaki filme ağlıyorum oğlum" cevabını aldıysan, ve bu yalana kendini inandırmak zorunda kaldıysan, işte bu masum değildir. Pistir, çaresizliktir.

Hele hele bunu son birkaç yıl içinde 30-40 defa yaşadıysan, bu en iğrencidir.


Hiç sahip olamazsan sıfırsındır, eyvallah, fakat sahip olduklarını kaybettiysen, işte o zaman eksilerdesindir. Senden de kopup giden bir şeyler olmuştur zira.

Yıllardır duvarda asılı olan çerçeveyi bir kaldırın oradan, çerçevenin kalktığı yer sırıtır. Bembeyaz kalır orası, etrafı pistir onun. İşte ben de öyle sırıtıyorum yıllardır. O ayazda kalmış bekçi pipisi gibi sırıtan, artık çerçevesi olmayan duvar var ya, işte o lanet olası duvar gibiyim yıllardır. Belli yani önceden var olan bir şeylerin artık yok olduğu.

Yine de şükrediyorum halime. Ne dertler var bu dünyada, en azından açlıkla imtihan edilmiyoruz diyorum. Ama senden daha kötü durumda olan insanların var olduğunu bilmek, senin moralini düzeltmez ki. "E iyi de, bu da benim derdim lan" dersin.

Zamanla geçer ya bazı şeyler, hatta abartarak "zaman her şeyin ilacıdır" derler ya, "alışırsın" derler ya. Yok lan, öyle değil o. Bazı şeylere alışamazsın dostum. Bazı şeyler zamanla düzelmek şöyle dursun, zamanla daha da kötüye gider.

Pazar sabahlarının ta anasını satayım o yüzden. Alışacak gibi olurken, aklıma getirmemeye çalışırken, bazı şeyleri yüzüme yüzüme vurduğu için anasını satayım o pazarların ben.

Şimdi şu siyasi ve gizli meselelerle ilgili yazı bekliyorsunuz ya benden, yazacam bi ara panpalar. Anneannemin köyde kedi taşları olurdu, "kedi taşı da ne amk" diyorsun şimdi. Tavukların yemeğine sulanan kedilerin kafasına oturduğu yerden fırlatmalık taşlar biriktirirdi anneannem, ama öyle böyle taş da değil ha, mübarek göktaşı anasını satayım. Kedinin yanından geçse rüzgarı bile kafasını yarar, o derece. Ha işte benim de öyle yedekte biriktirdiğim kedi taşlarım var, sıkıntınız olmasın.

Ama işte diyorum ya, bazen tuzsuz patates kızartması gibi geliyor her şey. "Neden" arayan insanlara sürecek bir nedenin olmuyor. Anlatamıyorsun insanlara aslında dışardan enfes görünen o patates kızartmasının tuzu olmadığını.

Hani ortaokulda hoca masaları dolaşa dolaşa ödev kontrolü yapardı ya, sen de ödevini yapmamışsındır, ve hoca sadece 2 masa önündedir. Birazdan sıra sana gelecektir. O an hayvani bir stres yaşarsın, heh işte onu 30'la 40'la çarp dostum. Öyle bir haldeyim.

Öyle bir haldeyim ki, ne paramın bitmesi, ne kız arkadaşımla kavga etmemiz, ne de sırtında ben var diye kendini mehdi zanneden bi adamın beni dava etmesi, hiçbiri derdim olamıyor. Özledim o küçük dünyamdaki küçük dertleri, ama artık olmuyor. İnsanın değer yargıları değişiyor zamanla.

Size de o yüzden "beni okumayın" uyarısında bulunuyorum. Yaşadığımız her şey gerçek, öyle sikindirik "heeey her şey bir yanılsama, ilüzyon, matrix heeeey" felsefelerine gerek yok. Fakat insan elinin değdiği bu dayatmalarla dolu dünya hayatı kurmacadır. Bunun farkında olmak ise, malesef seni motive eden bir şey olmuyor. Acıtıyor.

"Seni öldürmeyen şey güçlendirir" lafı son derece sikindirik bir yalandır.

Seni öldürmeyen şey, sende iz bırakır, çirkinleştirir. Nasırlı topuk gibi olursun.

O hale gelince de kimseye anlatamazsın derdini, inanmazlar. Sen nasıl bu hale geldin derler.

O sebeple ki senin ta amk pazar sabahı.

Ben deli değilim, Napolyon'um diyorum, inanmıyorlar senin yüzünden.